Charlie Chaplin (ŞARLO) Zafer Hürşen • 4 ay önce Charlie Chaplin İngiliz sinema oyuncusu ve yönetmeni. Asıl adı Sir Charles Spencer Chaplin'dir. Şarlo olarak da bilinir. 1889'da Londra'da doğdu. Anne ve babası sirk oyuncusuydu. Bu yüzden altı yaşındayken seyirci önüne çıkan Chaplin, şarkı söyleyip dans etmesini öğrendi. Çocuk yaştayken babası öldü. Akıl ve ruh hastası olan annesi de sık sık akıl hastanesine gidip geliyordu. Bu sebeple sıkıntı ve sefillik içinde bir hayat yaşayan Chaplin, bu dönemde bazan geçici sahne işleri buldu. Bazan da sokaklarda yaşamak zorunda kaldı. On yedi yaşındayken Fred Karno'nun müzikhol topluluğuna girdi. 1910 yılında ABD'ye gitti. 1912'de buraya yerleşti. Mack Senett'in yardımıyla sinema oyunculuğuna atıldı. 1913'te Keystone film şirketiyle anlaşarak 35'in üzerinde kısa filmde rol aldı. Daha çok komedi türünde oyunlarda rol alan Chaplin, kısa sürede meşhur oldu. 1915'te Essenay Şirketi için 15 film çevirdi. 1916 ve 1917'de Mutual şirketi için 12 kısa ve orta uzunlukta film yaptı. Essenay şirketinden 1250 dolar, Mutual şirketinden 10.000 dolar haftalık; ayrıca sözleşme için 150.000 dolar aldı. 1917'de de First National şirketinden sekiz film için 1 milyon dolar aldı. 1919'da Griffith, Mary Pickford ve Douglas Fairbanks ile birlikte "United Artist" firmasını kurdu. Birçok filmini bu firma adına veya kendi adına çekti. 1942'de savaşta Almanlara karşı ikinci bir cephe çağrısında bulundu. İzlediği tutum sebebiyle pekçok çevrenin yanısıra Amerikan ordusunu da sinirlendirdi. ABD hükümetinin vergi borcu için sıkıştırması, ayrıca bazı politikacı ve köşe yazarlarının, yıkıcı faaliyetlerde bulunduğunu ileri sürmeleri üzerine ABD'den ayrıldı. 1952'de yerleşmek üzere İsviçre'ye gitti. 1953'te ABD Adalet Bakanlığınca soruşturulacağını öğrendi ve Cenevre'de kaldı. Bundan sonra ailesiyle birlikte Vevey yakınlarında Corsier-Suur-Vevey'de yaşamaya başladı. 1957'de Londra'da yaptığı New York'ta Bir Kral (A King in New York) adlı komedi filmiyle Amerikan idaresini ve yaşayışını tenkid etti. Bu sebeple komünizm taraftarlığıyla itham edildi. 1964'te hayat hikayesini yayınladı. 1966'da başrollerini Marlon Brando ve Sophia Loren'in oynadığı, kendisinin de hem senaryosunu yazdığı hem de küçük bir rolde göründüğü Hong Konglu Kontes adlı son filmiyle tekrar dikkatleri üzerine çekti. 1972'de kendisine verilen Özel Oskar Ödülünü almak üzere ABD'ye gitti. 1977'de İsviçre'nin Coirser-Sur-Vevey şehrinde öldü. Çok hareketli bir hayatı olan Chaplin'in dört evliliğinin üçü filmlerinin başrol oyuncularıyla, dördüncüsü de oyun yazarı Eugene O'Neill'in kızı Oona O'Neill ile oldu. Filmlerinde yergi, maskaralık ve güldürü unsurlarını iç içe kullanan Chaplin, mim oyuncusu ve yönetmen olarak sanatıyla her türlü seyirciyi etkiledi. Kırk yıldan fazla süren sanat hayatında 79 film yaptı. Onun oyuncu ve yönetmen olarak yaptığı filmlerden bazıları şunlardır: Şarlo Patinajcı (The Rink), Şarlo Rejim Yapıyor (The Cure), Şarlo Göçmen (The İmmigrant), Şarlo Kaçıyor (The Adventurer), Şarlo Asker (Shoul der Arms), Yumurcak (The Kid), Şarlo Hacı (The Pilgrim), Parisli Kadın (A Woman of Paris), Altına Hücum) (The Gold Rush), Şarlo Sirkte (The Circus), Şehir Işıkları (City Lights), Asri Zamanlar (Modern Times), Şarlo Diktatör (The Great Dictator), Sahne Işıkları (Limelight), New York'ta Bir Kral (A King in New York), Hong Konglu Kontes (A Countess From Hong Kong).
Buster Keaton Zafer Hürşen • 4 ay önce Buster Keaton iki varyete sanatçısının oğlu olarak Piqua/Kansas’ta dünyaya geldi. Henüz üç yaşındayken, annesi ve babasıyla sahneye çıkmaya başladı. 1917 yılında akrobasiden sinemaya geçti. Döneminin en ünlü komedyenlerinden biri olan Roscoe “Fatty” Arbuckle, Keaton’u komedi filmleri için keşfetti. Keaton aynı yıl içinde The Butcher Boy (Kasap Çırağı, 1917) adlı kısa filmle oyunculuk kariyerine başladı. Sonraki yıllarda da Keaton her zaman Ar-buckle’ın, orijinal stilinin gelişmesinde çok önemli bir rol oynadığını belirtti. 1920-23: Yeni Komik Kahraman Keaton 1920 sıralarında kendi senaryolarını yazıp yönetmenliğe başladı. Keaton komik adam tiplemesini 19 kısa filmle geliştirdi. Kahramanları tüyler ürpertici olaylar karşısında bile, yüz ifadeleri değişmeksizin, her zaman soğukkanlılıklarını koruyor; savaşçı ruhlarından dolayı olmasa da, hedeflerini soğukkanlılıkla saptadıktan ya da çok temiz yürekli oldukları için de sonunda galip geliyorlardı. Bu dönemdeki kısa filmleri arasında Neighbours (Komşular, 1920), The Playhouse (Tiyatro, 1921) ve Day Dreams (Düşler, 1922) bulunmaktadır. Arkadaşı Arbuckle’ın bir cinayet olayına karışmasından sonra, Keaton 1921’de onun stüdyosunu devraldı. Bundan böyle bir sanatçı olarak sınırsız özgürlüğe sahipti ve filmlerini, herhangi bir yapımcı firmanın kuralları ya da söz hakkı olmaksızın gerçekleştirebildi. 1923: Uzun Metrajlı Filmlere Başlaması Keaton 18 ay gibi kısa bir zamanda, aralarında The Paleface de (Soluk Benizli, 1921) olmak üzere, ilk dört uzun metrajlı filmini gerçekleştirdi. Bu filmde Buster kelebek avlarken, kendisini öldürmek isteyen Kızılderililerin eline düşer. Ne var ki Buster, topraklarına el koymak isteyen bir petrol şirketine karşı onların haklarını koruyunca, Kızılderililerin reisi kendisine kızını verir. Keaton 1924 yılında çevirdiği Sherlock junior (Sheriock’un Oğlu) filmiyle trük tekniği alanındaki yeteneğini de kanıtladı. Bu filmin bir sekansında bir film göstericisi, gösterdiği filmlerde rüyasında rol alır. Keaton aynı yıl çevirdiği The Navigator (Denizci, 1924) filminde denize açılan beceriksiz milyoner çocuğu rolündeydi. Bu filmi seyircilerin büyük beğenisini kazandı. 1926: En Başarılı Yapıtı The General (General) sinema tarihinin tartışmasız doruk noktalarından biridir. Düşman birlikleri, kendi karısıyla birlikte lokomotifini de kaçırınca, makinist iç savaş kahramanına dönüşür. Bu filme Üstünlük kazandıran nitelikler arasında Keaton için tipik olan, realizmi yakalama çabası ve esprilerin ustaca arka arkaya dizilmiş olması sayılabilir. Buna karşın, film ilk gösterime girdiği gece izleyicilerde büyük bir ilgi uyandıramadı. 1928: Sonun Başlangıcı MGM Stüdyolarının müdürü Joseph P. Schenck, Kcaton’u 1928 yılında, kendi stüdyosunu kapatması ve MGM’ın stan olması için ikna etti. Film stüdyosunun katı kuralları Keaton’un sanat özgürlüğünü oldukça kısıtladı. Alışık olduğu çalışma yöntemine zıt olarak, sabit bir senaryoya uymak zorunda kalıyor ve doğaçlama yeteneğini kullanamıyordu. Bu yüzden, MGM için çevirdiği filmler arasında bir tek The Cameraman (Kameraman, 1928) nitelikleri açısından o zamana kadar yaptığı filmlere yaklaşabildi. Mesleki zorluklara özel hayatındaki aksilikler de eklendi. Karısı ondan boşandı ve Keaton kendini alkole verdi. MGM Keaton’un işine 1933’te son verince, oyuncu önemsiz stüdyolar için aynı derecede önemsiz filmler çevirmeye başladı. 40 lı Yıllar: Acıklı Çöküşü 1938’de yeniden MGM için çalışma şansına erişti. Değişik komediler için gag’lar yazdığı halde, çoğu zaman filmin başında ya da sonunda adı bile zikredilmiyordu. Komedi filmlerinde oynadığı ufak yardımcı rollerde de aynı durumla karşılaşıyordu. Billy Wilder’in Sunset Boulevard (Sunset Bulvarı, 1950) ve Charlie Chaplin’in Limelight (Sahne Işıkları, 1952) filmlerindeki kısa rolleri neredeyse otobiyografik diye nitelendirilebilir. Her iki filmde de bir zamanların sinema aslarının içler acısı çöküşü işleniyordu. 50’lerin sonuna doğru Hollywood, Keaton’un sinema için taşıdığı önemi hatırlayabildi. The Buster Keaton Story (Buster Keaton’ın Öyküsü) adlı biyografik filmle Sidney Sheldon 1957’de Keaton’a bir anıt dikmek istedi ama eser sanatçıyı yeterince onurlandırmaktan uzaktı. Film başarılı olunca, kârında pay sahibi olan Keaton’un maddi sıkıntıları sona erdi ve ufak çapta da olsa, sinemaya dönüşünü kutlayabildi. Senaryosunu Samuel Beckett’in yazdığı sessiz film Film (1965) gibi birkaç ayrıcalıklı yapıt dışında, rolleri oldukça önemsizdi. “Taş Surat” Keaton 1966 yılında, 70 yaşında Hollywood’da hayata gözlerini yumdu.
Zeki Müren - Bir Yangının Külünü Zafer Hürşen • 4 ay önce Zeki Müren (6 Aralık 1931 – 24 Eylül 1996), Türk şarkıcı, besteci, söz yazarı, oyuncu ve şair. Bursa'nın Hisar semtinde, Ortapazar Caddesi'ndeki 30 numaralı ahşap evde aya ve Hayriye Müren çiftinin tek çocuğu olarak dünyaya geldi.Ailesi Üsküp'ten Bursa'ya göç etmişti. Babası kereste tüccarıydı. Ufak tefek ve çelimsiz bir çocuktu. 11 yaşında Bursa'da sünnet oldu. İlkokulu Bursa Osmangazi İlkokulunda (sonradan Tophane İlkokulu ve Alkıncı İlkokulu) okudu. Henüz ilkokuldayken yeteneği öğretmenleri tarafından keşfedildi ve müzikli okul müsamerelerinde baş rolleri oynamaya başladı. Hayatındaki ilk rolü, bu müsamerelerden birindeki çoban rolüdür. Ortaokulu yine Bursa'da, Tahtakale'deki 2. Ortaokulda tamamladı. Ortaokulu bitirdikten sonra babasına İstanbul'a gitme arzusunda olduğunu açıkladı ve onun da onayıyla İstanbul Boğaziçi Lisesine yazıldı. Bu okulu birincilikle bitirdi. Olgunluk imtihanlarını pekiyi dereceyle verip İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisine (şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) girdi.üksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pek çok kez sergiledi. Zeki Müren, Bursa'da tamburi İzzet Gerçeker'den aldığı solfej ve usul dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949'da, Boğaziçi Lisesi'nde okurken sinema yönetmeni ve yazar Arşavir Alyanak'ın babası Agopos Efendi ile birbaşka hocası Udi Krikor'dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdürdü. Daha sonra fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli'den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan'dan, Sadi Işılay'dan, Kadri Şençalar'dan faydalandı. 1950 yılında henüz üniversite öğrencisiyken TRT İstanbul Radyosunun açtığı ve 186 adayın katıldığı solist sınavını birincilikle kazandı. 1 Ocak 1951'de, İstanbul Radyosunda canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bu konserde kendisine eşlik eden saz ekibi Hakkı Derman, Serif İçli, Şükrü Tunar, Refik Fersan ve Necdet Gezen'den oluşuyordu. Konserden sonra Hamiyet Yüceses stüdyoyu arayarak kendisini tebrik etti. O yıllarda TRT Ankara Radyosu Anadolu'da en çok dinlenen radyo idi ve İstanbul Radyosu Anadolu'dan net olarak dinlenemiyordu. Aynı hafta klarnet sanatçısı Şükrü Tunar Müren'i Yeşilköy'deki kendisine ait plak fabrikasına götürerek yine kendi eseri olan "Muhabbet Kuşu" şarkısını plağa doldurttu. Bu plak sayesinde Müren tüm Anadolu'da tanındı. Zeki Müren, bu başarılı ilk konserden ve plak çalışmasından sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak eserler seslendirmeye başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi. İlk sahne konserini 26 Mayıs 1955 tarihinde verdi. Genellikle kendi dizayn ettiği sahne kıyafetlerini giyiyordu. Saz heyetine tek tip kıyafet giydirmek ve T podyum kullanmak gibi çeşitli yenilikler getirdi. Maksim Gazinosu sahnelerinde aralıksız 11 yıl Behiye Aksoy ile dönüşümlü olarak sahne aldı. 1976'da Londra'daki Royal Albert Hall'da konser vererek bu mekânda sahne alan ilk Türk sanatçı oldu. Zeki Müren 600'ü aşkın plak ve kaset doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar'ın "Bir Muhabbet Kuşu" güfteli şarkısıdır. Müren 1955'te "Manolyam" adlı şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. 1991 yılında Devlet Sanatçısı seçildi. 300 dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği "Zehretme hayatı bana cânânım" mısrasıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. "Şimdi Uzaklardasın" (suzinâk), "Manolyam" (kürdilihicazkâr), "Bir Demet Yasemen", "Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin" (nihavend) güfteli, "Elbet Bir Gün Buluşacağız" gibi şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır. Zeki Müren bu şarkıları plaklara da okumuştur. Zeki Müren hayatı boyunca hiç evlenmedi. 1950'lerin Türkiye'sinde alışılmış kalıpları zorlayan elbiseleri ve sahne davranışı ile halkın ilgisini sürekli olarak üstünde tutmayı başardı. Mesleğe başladığı ilk yıllarda daha sıradan kıyafetler ve saç stilleri taşımasına rağmen ileriki yıllarda kadınsı kıyafetler, saç modelleri ve makyajı ile sahnelerde yer aldı. Kendisi hiçbir zaman cinsel yönelimi ile ilgili bir açıklama yapmadı ve zaman zaman adı kadınlarla anıldı ancak genel kanaat eşcinsel olduğu yönünde idi. Kurallı ve ağdalı bir Türkçe konuşmaya özen göstermesi ile bilinir. "Müziğin Paşası" olarak anılması, 1969'da Aspendos konserinden sonra ilk defa Antalya halkının kendisi için kullanmasıyla başlamıştır. Kendisi, bu şekilde anılmaktan memnun olmakla birlikte neden uygun görüldüğünü bilmediğini açıklamıştır. Askerliğini 1957-1958 yıllarında yedek subay olarak Ankara Piyade Okulu (6 ay), İstanbul Harbiye Temsil Bürosu (6 ay) ve Çankırı'da (3 ay) yaptı. Zeki Müren'in Karagöz sanatçısı Hayali Saf Deri, Metin Özlen tarafından hazırlanan kuklası doğum yeri olan Bursa'da sahne aldı. Doğum günü olan 6 Aralık tarihi ise, Onur Akay'ın TRT Müzik ekranlarından yaptığı öneri ile, 2012 yılından bu yana Türk Sanat Müziği Günü olarak kutlanmaktadır. Rahatsızlığı ve vefatı Bodrum'daki Zeki Müren Sanat Müzesi'nde sergilenen giysilerinden biri. Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı nedeniyle hayatının özellikle son 6 yılında sahne hayatından ve medyadan uzaklaştı. Bodrum'daki evinde inzivaya çekildi. Bu dönemi "kendini dinlemek" olarak tarif eder]. 24 Eylül 1996 günü, TRT İzmir Televizyonunda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Cenazesi büyük bir halk kalabalığının katıldığı büyük bir törenle kaldırıldı. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'da Emirsultan Mezarlığı'ndadır.hmetçik Vakfı, 2002 yılında Bursa'da Zeki Müren Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi'ni yaptırdı. TEV Bursa Şube Başkanı Mehmet Çalışkan 24 Eylül 2016 tarihinde yaptığı bir açıklamada vakfın Zeki Müren Burs Fonu'ndan 20 yılda 2.631 öğrencinin yararlandığını belirtti. Ölümünün ardından sanatçının Bodrum'da son yıllarını yaşadığı evi Kültür Bakanlığı'yla yapılan protokol ile Zeki Müren Sanat Müzesi'ne dönüştürüldü ve 8 Haziran 2000 tarihinde ziyarete açıldı.
Müslüm Gürses - Nilüfer Zafer Hürşen • 4 ay önce Müslüm Gürses'in gerçek adı Müslüm Akbaş'tır. 7 Mayıs 1953 tarihinde Urfa'nın Halfeti ilçesinin Fıstıközü köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmet Akbaş, annesi Emine Akbaş‘tı. Zeyno ve Ahmet isimlerinde iki kardeşi olan Gürses’in babası çiftçilikle uğraşıyordu ve bağlama çalıyordu. Müslüm Gürses’in çocukluğunun ilk yılları Şanlıurfa’da geçti. Boğa burcu erkeği olan Müslüm Gürses üç yaşındayken ekonomik nedenlerden dolayı ailecek Adana’ya göç ettiler. Terzi çıraklığı yaptı, kunduracılık yaptı. Adana da pekte şansı dönmeyen Müslüm’ün annesi ciddi rahatsızlık geçirir ve hayatını kaybeder. Annesinin acısını kaldıramamışken kardeşini de kara toprağa gömer. Bu durum Gürses’i daha içe dönük, ,kimseyle konuşmayan sadece müzikle ilgilenen biri yapmıştır.Uzun süre hayata karşı olumsuzlukları şarkılarına yansımıştır. İlkokuldan mezun olduktan sonra eğitim hayatına devam etmeyen Müslüm Gürses; 14 yaşındayken 1968 yılında Adana Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen yarışmaya katılmak istemiş ancak babası Mehmet Akbaş karşı çıkmıştır. Bu konuda taviz vermeyen Müslüm, yarışma için kendisine bit pazarından kıyafet almıştır. Yarışma gecesi, Müslüm uyurken babası saçlarını kesmiştir. Buna rağmen ses yarışmasına katılmasına engel olamamıştır. Katıldığı ses yarışmasında birinci olur. Bu yarışmadan sonra Gürses soyadını almıştır. Müslüm Gürses kendisine yapılan teklifle, çay bahçesinde kısa bir süre sahneye çıkar ve asıl mesleği olan terziliğe geri dönmek zorunda kalır. Bir gün Mehmet adındaki arkadaşı, bir gazinonun assolisti olan Sadık Altınmeşe rahatsızlanmasından dolayı onun yerine çıkması için Gürses’e teklifte bulunur.Göstermiş olduğu müthiş performanstan sonra mikrofonu elinden hiç bırakmaz. Bu olay terzihane de çalışırken söylediği, ”Talih Kuşu Bir Günde Şaşırır Bize Konar” şarkısıyla özdeşleşir. Büyük çıkış yakalayan Gürses, 1968 yılında albüm yapmak için İstanbul‘a gelir. Şarkıcının Emmioğlu/Ovada Taşa Basma isimli plağı üç yüz bin satış yaparak o dönem için büyük başarı kaydeder. Gün geçtikçe tanınan Gürses, şöhretinin ilk yıllarında çıktığı Anadolu turnesi sırasında büyük bir kaza geçirdi.Tarsus Adana yolunda şoförün uyuya kalması sonucu arabası param parça olur ve şoförü hayatını kaybeder. Alın kemiği kırılan Müslüm Gürses’i doktorlar öldü diye morga kaldırır. Ünlü sanatçı gözlerini morgda açar, yaşadığını son anda fark edilip ameliyata alınır. Bu kaza tüm hayatını değiştirmiş hiç bir zaman eskisi gibi olamamıştır. Artık; koku alamayacak, az işitecek, yavaş konuşmak zorunda kalacaktır. Hatta başına alınan en ufak darbe de kör kalacak daha da kötüsü ölecekti. Baş ağrısından bu zamana kadar şikayetçi olan Gürses’i artık hiç terk etmeyecekti. Geçirdiği kazanın ardından müziği bırakmayan usta sanatçı kaza sonrası çıkardığı “Özür diliyorum senden“, “İsyankar“, “Ben insan Değil miyim” gibi albümlerle çıkışını sürdüren sanatçı, arabesk türünde en çok ilgi gören isimlerden biri oldu. 90’lı yılların başında gördüğü büyük ilgi üzerine ortaya çıkan ve Müslümcüler olarak anılan büyük bir fanatik kitlesi şarkıcının konserlerinde kendilerine zarar vererek hayata duyulan öfke ve ayrılık acısı gibi temaların dinleyicisin de yarattığı bu etki giderek bir fenomen halini almıştı. Şarkıcının zaman zaman yaptığı uyarılara rağmen konserlerinde birçok dinleyicisi jilet kullanarak vücuduna zarar veriyordu. Arabeskin içinde bir alt kültür olarak kendini var eden bu durum, Gürses şarkılarına olan ilgiyi körüklüyordu. 90’lı yılların sonlarına doğru şarkıcının konserlerinde gerçekleşen ve ayini andıran bu görüntüler toplumun birçok kesiminden büyük tepki almaya başlamıştı. Gürses, o dönemde çıkardığı albümlerle de eski ilgiyi göremedi ve lüks bir teknede çekimini gerçekleştirdiği klibini piyasaya sundu. Ancak bu klip hayran kitlesine ters geldi. Müslüm Gürses 15 yıl boyunca albümlerini çıkarttığı Elanor plak firmasıyla da yollarını ayırdı. Az konuşan ve ekranlarda pek fazla görünmeyen sanatçı zaman içinde medyada daha fazla yer almaya başladı. Bu değişim rüzgarları Gürses’in müzisyen kimliğine de yansıyacaktı. Nilüfer‘in Olmadı Yar isimli şarkısını yorumlayarak bu değişimin ilk sinyallerini veren şarkıcı, Teoman‘ın Paramparça ve Tarkan‘ın İkimizin Yerine adlı çalışmalarını da seslendirdi. Müslüm Gürses, 1979 yılında ilk defa İsyankar filmiyle kamera karşısına geçti. Birçok uzun metrajlı filmde de hayranları ile buluştu. Çocukluğunda hiçbir filmini kaçırmadığı ve büyük bir hayranlık duyduğu sinema oyuncusu Muhterem Nur‘la 1982‘de çıktığı Malatya turnesi sırasında karşılaşan şarkıcı, 1985 yılında Nur’la hayatını birleştirdi. Usta Sanatçı Müslüm Gürses, 18 Kasım 2012 tarihinde by-pass ameliyatı son0ası akciğer, bağırsak sorunları ve karaciğer böbrek yetmezliği sorunları yaşamaya başladı. 4 ay yoğun bakımda kalan Müslüm Gürses, 3 Mart 2013 sabahında hayatını kaybetti.